İvan İlyiç’in Ölümü

İvan İlyiç'in Ölümü/Tolstoy

Alain de Botton, Statü Endişesi kitabında, Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü adlı eserinin statü endişesine ait en güzel örneklerden biri olduğundan bahsedince daha önce okumadığıma hayıflandığım kitabı bir çırpıda okudum. 

45 yaşında Mahkeme üyesi İvan İlyiç'in ölümünden sonra yakın çevresinin duyarsızlıklarıyla başlayan kitapta, İvan İlyiç'i ölüme götüren süreç hüzünlü bir şekilde anlatılıyor. Daha kitabın başında, İvan İlyiç'in hastalığında, daha görevinden ayrılmamışken yerine yapılacak atamaların tasarlandığını, İvan İlyiç'in ölümünden sonra daha defnedilmemişken, yakın arkadaşları olarak gördüğü kişilerin oyunlarına (vint, ingiliz kağıdı oyunu) geç kaldıklarını düşünmesi, karısının kocasının ölümü üzerine devletten ne şekilde para alınabileceğini öğrenmek istemesi içinizi acıtıyor.

Ölümünden sonra yakın çevresinin duyarsızlığını, insanların her ölümün kendi ölümleri olmamasına sevinmesine bağlayan Tolstoy, bunu şu sözlerle anlatıyor:

"Bu ölüm herkeste, görevlerde yapılması ihtimali olan değişikliklerle ilgili düşüncelerden başka, yakın bir ahbabın ölümünü duyanlarda olduğu gibi, ölenin kendileri değil de başkası olmasından ötürü bir sevinç uyandırmıştı."

İlerleyen bölümlerde İvan İlyiç'i ölüme götüren süreç, bilerek isteyerek ölüme nasıl gittiği anlatılıyor.

İvan İlyiç'in statü endişesini "İlk gençliğinde, sineklerin ışığa yönelişi gibi toplumun en yük­sek mevkilerinde bulunanlara sokuluyor, tavırlarını, hayat görüşlerini benimsiyor, dostça ba­ğıntılar kuruyordu." cümlesiyle anlatıyor Tolstoy.

İvan İlyiç, statü endişesiyle hayatını yiyip bitiriyor, kendi isteklerinin farkına varmıyor, bir nevi kendi olmaktan vazgeçip toplumun saygınlık duyduğu yargıçlık mesleğinin  ve bu mesleğe uygun yaşantının gerektirdiklerini yaşıyor.

Mutsuz bir evliliği ve yaşantısı olan İvan İlyiç, yeni taşındığı evinde perde asarken sandalyeden düşüyor. O günden sonra böğründe şiddeti giderek artan bir ağrı hissediyor. Doktorlar hastalığını tam isimlendiremiyor, tam bir tedavi uygulanamıyor, İlyiç'te sık sık doktor değiştirerek hastalığının çaresiz olduğunu düşünüyor.

Kitabın ilerleyen sayfalarında İvan İlyiç'in hastalığının çok önemli olduğu ve ölmesi gerektiği düşüncesiyle ölüme adım adım nasıl yaklaştığına şahit olacaksınız. İlyiç, hastalığı süresince toplu neşesizliğe sebep olduğunu hissediyor, ağır havayı dağıt­manın elinden gelmediğini,  kendi hayatını nasıl zehirlemişse şimdi de başkalarının hayatını zehirlediğini düşünüyor, üstelik bu zehrin azalmayarak gitgi­de bütün varlığını sardığını anlayarak tek başına kalmayı tercih ediyor.

Kitabın sonlarına doğru hayatının muhasebesini yaparken yükseldiği ölçüde hayattan uzaklaştığını, çektiği acıların asıl sebebinin manevi anlamda hislerinin sebep olduğunu farkediyor İlyiç.

Kitabın içine girip İvan İlyiç'i sarsarak yerinden kaldırmak ve "hiç bir şey için geç değil, yaşamak için çok sebebin var" demek isteyeceksiniz. Kitabın sonunda, hayatımızın muhasebesini yapıp, "hayatımızı kendi doğrularımız ve hayallerimiz yolunda mı yaşıyoruz, yoksa toplumun onayladığı, istediği yolda mı ilerliyoruz?" sorusuna cevap arıyoruz.

Yaşamanın da ölümün de, bir ölüden farksız yaşamanın da kendi tercihlerimize bağlı olabileceğinin farkına varacağınız bu kitabı daha önce okumadıysanız okumalısınız.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir